Sergey Rahmaninof
Şimdi de *
guzin-guzin in isteği üzerine, 2. piyano konçertosu odaklı bir rahmaninof yazısı yazıyoruz. Böyle siparişle iyi oluyor, yoksa bi tarafımı kaldırabilip de yazacağım yok açıkçası : )
Rachmaninoff - 2. do minör Piyano Konçertosu (Evgeny Kissin)
1. Moderato
[link][link]2. Adagio Sostenuto
[link]3. Allegro Scherz.
[link][link](Ayrıca Rahmaninof'un kendi çaldığı kaydını dinlemek isteyenler ilk yorumdaki linke yönelebilirler)
...
Şu an geriye baktığımda, hayatımda yaşadığım en önemli günün 13 yaşındayken, ananemin evinde geçirdiğim yaz tatilindeki her gün ayrı bir video kiraladığım, mahalledeki yaşıtlarımla top oynadığım mutlu günlerden biri olduğunun farkına varıyorum (ikincisiniyse tam 8 gün önce ~
goner sayesinde yaşadım sanırım : )). O gün evde yalnızım ve sıkıntının doruğa ulaşması sonucu, önceki yıl ölmüş olan dedemin kıyıya köşeye sıkışmış eğlenceli kırtasiye malzemelerinden birini bulmayı umarak, ortalığı karıştırmaya başlıyorum. Büyük çabalarla gömme dolabın arkalarına ulaştığım sırada elime bir takım iri, afili ciltler geliyor. Önce bunları ansiklopedi sanıyorum fakat dikkatli bakınca herbirinin içinde bir sürü plak olduğunu farkediyorum. Fantastik kalemlerden birini bulup çizim yapma hayalini erteleyerek bu plakları denemeye müzik setinin başına gidiyorum. Ciltlerin içinden çıkardığım rengarenk kutuların her biri ayrı bir besteciye ait ve her kutudan da iki plak çıkıyor. Hatırladıklarımdan Bach kırmızı, Beehoven yeşil, Chopin uçuk mavi kutuda duruyor ama gözalıcı laciverti yüzünden ilk açtığım kutu Rahmaninofunki oluyor. Plağı koyuyorum ve 2. piyano konçertosu çalmaya başlıyor. Dinliyorum.. Dedemin üzerimdeki büyük etkisi yüzünden, onun dinlediği, keyif aldığı şeyi benim de seveceğime inandığım için sonuna kadar dinliyorum ama hiçbirşey olmuyor. Bu Rachmaninoff denen adamın müziğinden zerre keyif alamıyorum, müziği anlamıyorum. Boğuk, karanlık ve uzak geliyor. Kapatıyorum. Koyu kahverengisini hiç sevmememe rağmen önceden adını duymuş olduğum için Mozart plaklarından birini koyuyorum.. eğlenceli.. bir süre oyalıyor, sonra gitgide sıkılmaya başlıyorum.. tam artık plakları yerine kaldırayım da videocuya batman gelmiş mi diye bir daha sorayım dediğim anda, diğer ciltteki sapsarı bir kutu dikkatimi çekiyor. Onu da çıkarıyorum. Üzerindeki perukalı adamın tipi komiğime gidiyor ve hadi bu da sonuncu olsun diyerek pikaba koyuyorum. Plak çalmaya başladığı zaman daha önce tanık olmadığım bir enerji, akış, coşku ya da herneyse batman izleme planımı sabote ediyor ve büyülenmiş şekilde saatlerce iğneyi başa alip o 3 dakikalık giriş müziğini tekrar tekrar dinliyorum.. ananem geldiğinde, alelacele ortalığa dağılmış plakları toparlamaya çalışırken o komik burunlu, hayatımı az önce değiştirmiş adamın isminin Haendel olduğunu zar zor okuyorum. Ertesi gün yine aynı plağın başındayım. Sonraki gün de... Artık okulların açılmasına birkaç gün kalmış olduğu için ani bir karar verip, harçlığımla bir sürü boş kaset alıyorum. Mahalli maçlar için arkadaşlara jübilemi yaptığımı açıklayip, kalan zamanımı bu plaklardan kaset doldurarak geçiyorum. Bu esnada ilk tanıştığım rahmaninofu da bilinçli bir biçimde atlıyorum..
Sonraki ortaokul ve lise yılları çok eğlenceli geçiyor. Bu ne ailemle ne de arkadaşlarımla pek paylaşamadığım hobim, hayatımın temel ilgi alanı oluyor. Bulabildiğim herşeyi okuyup, alabildiğim her cdyi alıyorum. Ve sanırım ilk tanışmadan tam 4 yıl sonra, 17. doğumgünümde bir aile büyüğüm benim klasik müzik ilgime istinaden bir Rahmaninof cd si hediye ediyor. Cd, küçük prelüdleri ve yine do minör 2. piyano konçertosundan ibaret. Yıllardır müziğin her türlüsüne karşı duyduğum sevgiye rağmen uzak durduğum müziği bu sefer isteksizce dinlemeye başlıyorum, ve fakat !? İnanılmaz birşey oluyor. O uzak, boğuk, karanlık seslerin söylediği her şeyi bu sefer anlıyorum. Kurduğu her müzikal cümle kafamda yerine oturuyor. Artık her akşam, tahminimin ötesinde bir heyecanla dinliyorum.. Geçen yılların kulağımı eğitmesi mi acaba? Hayır. Bugün baktığımda, 13 yaşındayken bu müzikle ilk tanışmamda bestecilere karşı oluşturduğum her duygu aynen varlığını korumuş durumda, kimi güçlenmiş kimi azalmış kimi derinleşmiş ama hepsi ilk andaki duygudan evrilmiş, bu açık. Yegane farklılık Rahmaninofta, hem de aynı eserde ortaya çıkıyor. Sonrası da bir garip. Bir anda aynı telden çalmaya başladığım adamla aradan yıllar geçtikçe tekrar uzaklaşıyorum. Şimdi şu satırları yazarken fonda çalan o aynı notalara kulak kabarttığımda, beynimdeki tek titreşen şeyin o ikinci karşılaşmada uyanan duyguların suretleri olduğunu farkediyorum. Bunlar önemli şeyler mi? Kime ne, kaç yaşında neyi dinlediğimden?
Rahmaninof müziğine ilişkin genel-geçer bir tanımlayı ancak ve ancak buradan hareketle yapabileceğime inanmasam inanın bu derece kişisel mevzulara girmezdim. O nedenle, okuyan varsa affına sığınarak ısrarla ve inatla devam edeceğim.
Şöyle sistematize edelim. İlk tanışma 13, ikinci karşılaşma 17 ve şu anki yaşım 26. grafik olarak basitçe ifade edersek:
13 - - ---> 17 <------- --- - - - - - - 26
Şimdi:13 yaşında sadece bir çocuksunuz. 26 yaşında artık kişiliği, istekleri bir şekilde oturmuş askere gitmeyi bekleyen bir insansınız : )
Oysa 17de dünyanın en bunalımlı, gözü kara insanısınız. İçine kapanıklığın doruğa ulaştığı, aşk ve ölüm kavramlarının ne olduğunun ilk defa derinlemesine kavrandığı, tüm bunlarla başedilmesi yeterince zor değilmiş gibi üniversite sınavının hayatınızı ele geçirdiği, gelecek üzerine karar vermeye zorladığı allak bullak yaş.. herşeyin üzerinize geldiği ve belki de bu nedenle herşeye karşı savaş açtığınız yaş..
Hani bazı müzisyenler vardır. Çevrenizdekiler sever, dinletir, ya da radyoda tvde sürekli denk gelirsiniz. Müziklerine bakınca özel birşeyler yaptıklarını farkeder saygı duyarsınız, arada dinlersiniz ama sevmezsiniz, sevemezsiniz. Basitçe, yaradılışınıza terstir, farklı frekanstasınızdır. Benim için mesela tüm caz müziği, radiohead, sezen aksu ve rahmaninof böyledir.. liste uzar da, kısa kesiyorum. Tüm bunlar arasından frekansın sadece birinde o da sadece özel bir yaşta tutması, şahsıma ait müzik zevkine ilişkin değil de rahmaninof açısından önemli bir bilgi veriyor olmalı. Bu gereğinden fazla bahsettiğim bilgiyi sıradaki bilgi ile birleştirdiğimizde anlamlı bişey çıkacak. Vallaha !
Rahmaninofun hayat hikayesi, çoğu büyük bestecininki gibi enteresan hatta yer yer lirik, epik, didaktik, semantik bir görünümde. 9 yaşında girdiği St. Petersburg konservatuarından, son derece tembel bir öğrenci olduğu için Moskovaya aktarılıyor (aslında frekans buradan tutuyor da olabilir). Moskovada ise adeta askeri bir disiplin ile yetiştirilen rahman, mezuniyetinden sonra çok büyük umutla bestelediği 1. senfonisi başarısızlığa uğrayınca dipsiz bunalıma giriyor. Bu ağır bir depresyon halinden de ancak terapisti Nikolai Dahlın uzun süren tedavisi sonucunda içinden çıkabiliyor. Terapi sonrasında, hatta muhtemelen terapi süresince de, bestelediği 2. do minör piyano konçertosunu da terapistine adıyor. Bu konçertonun görünümde en derin, kişisel eseri gibi gözükmesinin altında böyle bir hikayesi olması özellikle ilgi çekici. Bunalımın, içinden çıkılmaz bir karanlığın, melankolinin dışardan değil tam anlamıyla ortasından ifade edildiği bir müzik bu. Dolayısıyla rahmaninofun bestelediği diğer tonla eserden farkı, temelde anlatmak istediği melankolik dünyaya dışarıdan bakan değil, tam içierisinden bize doğru konuşan bir müzik olması.
Burada zorlayalım mı?
Bir duyguyu sanat yoluyla ifade etmek demek, o duygudan bir parça uzaklaşmayı baştan kabul etmek demek. Yaşanılan şeyin, notalar (ya da çigiler, kelimeler.. ) ile kağıda dökülmesi süreci her şeyden önce, o yaşanan duygunun saflığının bozulması uğruna bu ara elemanları yaşamınıza katmayı gerektiriyor. Eğer rahmaninof gibi nesnel değil de, uç derecede öznel sanat yapan bir insandan bahsediyorsak, kendini deneyimlerini, yaşadığı hisleri anlatıyorsa, onu en basit şekilde dünya ile kendi varlığı arasına ipince bir karbon kağıdı koymuş bir özne olarak tanımlayabiliriz. Burada bu karbon kağıdı şuphesiz müziği oluyor ve içinde bulunduğu duygudan onu bir parça uzaklaştırıyor. Mutluluğu yaşarken, bir anda resmini çizmeyi düşünürseniz o mutluluk halinden uzaklaşırsınız (abidin?). Dolayısıyla bu mantıktan hareketle, bir öznel sanatçının yaşayabileceği belki de tek saf duygu, yaratım bunalımıdır. O karbon kağıdını araya çekmesini, paravanı koymasını engelleyen tek duygu olduğu için... Ve besteleyebileceği saf olmaya en yakın eser de tüm bu durumu parçaladığı, yendiği eseri olacaktır. Bu biraz fazla zorlanmış bir bakış açısı kabul ediyorum ama 2. Piyano konçertosu ile 17 yaşındaki iletişimimi ancak bu yolla açıklayabiliyorum. Çünkü söz konusu melankolik bunalımı en saf haliyle doğal yoldan kavrayabileceğim tek yaş oydu.
Müziği, çok katmanlı bir müzik olarak kabul edilebilir mi bilemiyorum. Kişisel olarak hemen takıldığım, ilgimi çeken tek katmanı virtüözite. Piyano virtüözitesi. Rahmaninofun piyano dışı yazdığı eserlerin hiçbir zaman, piyano için olanlar kadar başarı kazanamamasının arkasında bu neden yatıyor. Benzer örnek herhalde Frederic Chopindir. Chopin sırf bu nedenle piyano haricinde herhangi bir yapıt vermemiştir. Çünkü onun kendini ifae etme yolu piyanodur. Müziği piyanoyla hayat bulur. Herhangi bir eserini başka bir müzik aletine uyarlamayı denerseniz tüm müzikal özelliklerinin öldüğünü görürsünüz. Yaşamak için piyanoya, onun tınısına sonoritesine, çalış yöntemine ihtiyacı vardır. Chopin sonrasında piyano ile buna en yakın derece bağ geliştirebilmiş bestecinin de Rahmaninof olduğuna inanıyorum. Ve garip biçimde diğer müzisyenler için sonradan konulan birşey olan virtüözite katmanı, rahman için çıkış noktası olabiliyor. Ana fikri yalın olan müziği komplike ve gösterişli hale getiren birşey değil, tam tersine müziğinin en öz saf, hareket aldığı yeri burası. Rahmaninofun zaten kendisinin muhtemelen gelmiş geçmiş en büyük piyano virtüözü olması da bunu tetikleyen neden olarak görülebilir. Sanki müziği tüm hareketini, tüm o etkileyiciliğini, hatta derinliğini o virtüözce çarpraşık akorlar, arpejlerden alıyor. Diğer müziklerin çoğundan ayıklanabilir bir katman iken rahmaninofta bu virtüözite katmanını ayırdığımız zaman elimizde hiçbirşey kalmıyor. Bunun için bir diğer örnek herhalde yine Chopinin ünlü etüdleri olacaktır. Virtüözitenin tüm müziğin temelini oluşturduğu korkutucu derecede güzel eserleri.. lakin garip olan nokta ismi etüd olan bir müzikte bu durum son derece anlamlı iken, rahmaninofun en küçük prelüdünün dahi bu düşünceyle yaratılması onu diğer tüm bestecilerden uzaklaştırıyor.
Şimdi sıkıcı konular: müzik tarihindeki yeri..
Rahmaninofu yazmak aslında benim için diğerlerinden daha zor. İlk nedeni onun, önceden yazdığım Bach veya Beethoven gibi tarihsel öneme haiz bir besteci olmaması, ki üslup ile yumuşatmaya çalışsam da müziğe bakışım takıntılı biçimde tarihsel. Oysa ki Rahmanı tarihsel zemine oturtmak yerine, tutkulu bir dinleyicinin gözünden anlatmak daha mantıklı. Yukarıda elimden geleni yaptım ama görüleceği üzere o kadar tutkulu değilim malesef..
Rahman neden tarihsel değil ki?
Müziğini biraz dinleyip akabinde doğum ve ölüm tarihlerine bakınca bunun nedeni görülüyor (1873-1943, yani devrimci Schönbergden sadece bir yaş büyük). Netekim O geç kalmış bir besteci. Romantik dönemin en bi romantik adamlarından biri olarak geç doğmuş ve devran değişip insanlık romantizmi geride bırakip modernizmin hırçın sularına yelken açtığında bile, büyük ihtimal kişilik özelliklerinden dolayı bırakmamış, bırakamamış, ısrarla ve hatta inatla direnmiş.
Tarihselcilikten kastımı net biçimde açıklamam lazım. Tarihselci bakış açısı müziğin dinleyici değil, diğer besteciler üzerinde yarattığı etkiyle ilgilenir. Dolayısıyla müziğin güzelliği değil, tarihsel gelişim içindeki kapladığı alan önemlidir. Çok geniş bir dinleyici kitlesini etkileyebildiği halde kendinden sonra gelen bestecileri, bu bestecilerin müziğe bakış açısını sarsamamış bir bestecinin tarihsel açıdan pek bir ehemmiyeti yoktur. Tipkı Rahmani gibi. Kulağa saçma geliyor ama güzellik üzerine konuşulabileceğine inanmıyorsanız başka bir değerlendirme yolu da yok. En nihayetinde güzel, güzeldir.
Daha da açalım. Bir zaman makinamız olsa, geçmişe gidip Betoyu daha altına bez bağlandığı döneminde kaçırsak ve müziğin onsuz nasıl geliştiğini izleyebilsek... büyük ihtimalle bizim rahman dahil tüm 19. yüzyıl romantizmi çok farklı müzik üretecektir. Onun bir çırpıda yaptığı devrimler daha uzun süreçte birkaç besteci tarafından paylaşılacak ve bu arada ister istemez başka yollara sapılacaktır. Yine de 20. yüzyılın pek değişeceğini sanmıyorum. Onun için ilginç biçimde, daha eski olmasına rağmen Bachı kaçırmamız gerekiyor. O vakit 20. yüzyıl modernizmi daha yüzeysel inkişaf edecek, caz nitelik değiştirecek, hatta kuvvetle muhtemeldir ki, bugün dinlediğimiz tüm müziklerdeki bas partileri daha çiğ ve önemsenmeden yazılmış olacaktır.. Peki ya rahmaninof? Onu kaçırsak kimseler bişey hisseder mi?.. işte tartışma burada başlıyor. Salt klasik müzik ahval ve şeraiti açısından değerlendirince, gidişhat daha o yaşarken bile çok farklı yollara sapmış olduğundan buna pek olumlu cevap veremiyoruz. Oysa bakışımızı genişlettiğimizde aslında rahmanın bugün müzik yapmakta olan pek çok insana, özellikle yoğun armonik rock yapan guruplara esin kaynağı olduğunu görebiliriz. Bunlardan ilk akla geleni Muse. Şimdi önce yazdıklarımla çeliştiğimin farkındayım ama biraz doğaçtan gittiğim için böyle şeyler olası : )
Rahmanın klasik müzik (veya daha doğru olarak uluslarası sanat müziği veya konser müziği veya batı müziği veya ne derseniz deyin : )) açısından yaratmadığı etkiyi 20. yüzyıl hafif müziğinde yaratması onu algılamayı ve anlatmayı güçleştiriyor. Onun yaşadığı tarihler açısından geri bir müzik yapmış olması bugün baktığımız noktadan aslında çok önem arzetmiyor ve romantizmin yoğun, kişisel bir doruk noktası olarak görmemizi de engelleyemiyor.
Tarihsel olarak Rahman, Çaykovskinin hemen dibinden yükselen bir besteci olarak kabul edilir. Dolaylı olarak Çaykodan biraz bahsetmeden de onun müziğine atlamak mümkün değil. 19. yyın başında Betodan el alan ve uzun bir süre ana akım olarak giden romantizm yüzyıl ortalarından itibaren giderek etnik ekollere bölünmeye başlıyor. Slav besteciler, iskandinav besteciler, macarlar gibi ayrımlar burada baş gösteriyor. Almanlar ise geç barok dönemden itibaren müziğin en iri kıyım dehalarını çıkarmış olmanın verdiği kibirle ana akım olarak kalma eğilimindeler. Bunu hem o dönemin yükselen milliyetçi akımları, hem de müziğin fırsattan istifade yenilik ihtiyacını etnik tatlarda karşılaması açısından değerlendirmek lazım. Bu akımların en güçlüsü ise yüzyıl sonunda ruslarla geliyor. Sonradan Türk beşleri diye kendi ortamımızda taklit edeceğimiz Rus beşleri işte bu dönem yetişiyor. Rimski-Korsakov, Musorgsky gibi rus halk müziğinden beslenen zatların yanında Çayko biraz farklı duruyor. Başta tam bir etnik duyarlılıkta olmadığı için hor görülen Çayko, o kadar geniş kitleleri ve besteciyi etkiliyor ki, diğer müzisyenler bir süre sonra varlığını kabul etmek drumunda kalıyorlar. Son derece kişisel kanaatimce musorgskynin yarı yaratıcılığına bile sahip olmayan Çaykonun bu derece etkileyici bir müzik yazabilmesinin nedeni, senteze dayalı bir müzik anlayışına sahip olması ve tarz olarak sivri, deneysel olmak yerine daha olgun bir anlatıma yönelmesidir.. Tarihin en büyük melodik dehalarından Musors ise dönemine inat, böyle bir sistematik olgunluğa erişme niyeti gütmediği için bugün geride kalmıştır.. Rahman da bu tip özelliklerini çaykodan devralıyor. Yani yoğun baygın bir anlatım ve etnik rus müziğinin uluslarası akım ile dengeli bir uyumundan bahsedebiliriz. Wagner ve onun devrimleri, takipçileri bu derece azmış iken belki de biraz tepkisel bir geri duruş söz konusu. Sanki Çayko ile dehşet yetenekli çırağı durun ağalar, daha romantizmin söyleyeceği her şey bitmedi dercesine ısrarlı bir tavırdalar.. bu tavır da bir bakıma ileride modernizm ertesi 1940larda başgösteren muhafazakar akımlar açısından da bir rol modeli oluşturuyor sanırım.. görüldüğü üzere rahmanın tarihsel olmadığına ilişkin tezimi elcağzımla çürütmüş durumdayım. Nasıl oldu bilmiyorum ama adam öyleymiş : )
Son bir detay; 2000 yılında BBC Music Magazine dergisinin okuyucuları arasında yaptığı ankette sizce 20. yyın en büyük bestecisi kimdir? ve 20. yyın en güzel müzik eseri hangisidir? gibi sorular yer alıyordu. 2. piyano konçertosu, eserler arasında ilk 3te yerini almasına rağmen, besteciler arasında Rahmanı söylemek kimsenin aklına gelmemişti. Bu herhalde yukarıda yazılanların güzel bir özetini oluşturuyor. O dönemin bestecisi olarak göremesek de, 20. yüzyılda yazılmış en güzel müziklerden bazılarının onun olduğunu (titreyerek) kabul etmek durumundayız..
Emre
Not: müzik üzerine ciddi bir eğitim almış değilim. Bu yazı tamamen kişiseldir. Kuvvetle muhtemel tarihsel, mantıksal yanlışlarım affola..