[x]
All Deviations
All Deviations
[x]

üc insan

Journal Entry: Tue Aug 26, 2008, 9:20 AM
efenim hiç uzatmadan belirteyim; bir teknik aksaklık sonucu barışgücü'ne katılamadım. ben ve 20 arkadaşım onun yerine mamak 4. kolorduda başka bir yere konduk. barış gücü'nde nato askeri olarak son derece zorlu ve "cool" askerlik süreci bir anda son derece kebap ve tırt birşeye döndü. o nedenle anlatacak çılgın anılarım yok. ama uzun dönemlerden birkaç kişi ile tanıştım ki bahsetmeden olmaz..


k,

bizimkilerin halı saha maçını izlerken yanıma oturdu "şu futboldan ne zevk alıyor insanlar anlamıyorum" dedi. sonra konuştukça öğrendim ki yakın bir zamanda kayserisporda top koşturmuş, genç milli takımda forma bulmuş, mehmet topuz veya mehmet topal ile (isimleri karıştırıyorum) oynamış. sonradan antrenman sırasında dizkapağı ikiye bölünmüş. doktorlar "artık yürüyemezsin" demişler fakat o yürüdüğü yetmiyormuş gibi askerde sorumlusu olduğu halı sahalarda her gün deli gibi en sevdiği şey olan futbolla haşır neşir. en başta neden futboldan zevk almadığını söylediğini sorduğumda "hiiiç, dalga geçmek için ağabey.." dedi.

v,
6. günümde tezkeresini aldı. hiç birebir muhabbetimiz olmadı ama şü;phesiz ki şu yaşamımda tanıdığım en enteresan insanlardan biri. geldiğimiz ilk akşam daha bavullar elimizdeyken yanımızdan geçti ve o sırada orada duran bir koğuş arkadaşı "arkadaş ibnedir, sanırım tüm koğuşta bir tek ben üzerinden geçmemiş durumdayım" diye bizleri bilgilendirdi. ilk akşamın buruk halet-i ruhiyesi içinde sallamadık. ama sonradan çevreden gelen bilgiler arttı. sivil yaşamında egzotik dansçı olduğunu ve asker ardından ameliyatla kadın olacağını öğrendik. bu hikayeden haberi olmayan 4 arkadaşın kamuflajları aldığımız gün "v. diye bir çocuk var, giyinirken çok yardım etti hatta biraz garip biçimde temas etti" diye gelmeleri durumun vahametini artırdı. ertesi gün (şahane) yazlık bahçemizde ismail y. k. eşliğinde yaptığı kıvrımlı dans beyinlerimize kazındı. ben pek katılmasam da biz kısa dönem(poşet)ler arasında dalga geçmeler arttı. tezkere alacağı gün öylesine meraktaydık ki karar alı;p eğitime geç kalma pahasına içtima ertesi onu izlemek için bekledik. iyiki de bekledik çünkü önce gelen asteğmen'e "komutanım alayınızı.." dedi. ondan sonra gelen bölük komutanına doğru da koşarak apoletlerindeki yıldızları sildi. şimdi bu hareketin nasıl birşey olduğunu bilmeyenlere anlatamam. sadece yapmak g.t ister diyeyim. bölük komutanı, tezkeresini alanlar arasında konuşma yapmak isteyen olup olmadığını sorunca v. öne çıkarak 3 dakikalık etkileyici konuşmasını gözyaşları içinde tamamladı. tam hatırlamıyorum ama "bölük içindeki tek çürük yumurta bendim, şimdi gidiyorum herşey güzel olacak" gibi birşeyler söyledi. konuşması bittiği anda, önceden onunla dalga geçenler sanki anlaşmış gibibirbirlerine dönerek "delikanlı adammış" dediler..


d,
kara kaşları, sürekli gülen gözleri ve bozuk duruşuyla dikkatimi çekti. oturup konuşunca bozuk duruşunun kalbinin üzerinde göğüs kafesinde sürekli büyüyen bir kemikten kaynaklandığını anlattı ve gösterdi. bakınca kötü oldum. askeri doktorların ameliyat için askerliğinin son 2 ayını beklemesini söylediklerini belirtti. sonradan da bu operasyondan kurtulma ihtimalinin yüzde 15 olduğunu söylemişler. askeriyenin tutumunu tam anlayamadım. kemiğin büyümeye devam etmesi yüzünden ameliyat olmazsa ne kadar daha yaşayabileceğini soramadım. allahtan konu ortak sevgimiz inebolu'ya kaydı da neşeyle konuşmaya devam edebildik. ertesi gün onunla samimi olduğumu gören başka bir uzun dönem "ağabey o çocuğa dikkat et, daha önce hırsızlık yaparken yakalandı" dedi. herhangi bir karşılık veremedim. ne düşüneceğimi bilemedim.

şimdilik bu kadar. esen kalın.

şafak 140'larda bişeyler : )

  • Listening to: komtanin kadife sesi
  • Watching: ismail y. k. "dur gitme"
  • Playing: ayak parmakları

askerlik durumu

Journal Entry: Sun Aug 10, 2008, 12:38 AM
er olarak ankara'da barış gücü'ne katılacağım için bir süre yokum. artık oradan nato dahilinde nereye giderim bilinmez.

ben gelene kadar herkes mutlu mesut kalsın. sinemalara wall-e gelince gitsin izlesin. devyanta az ama öz iş yüklesin, sonra dönünce onbin tane deviationda kaybolmayalım.. : )


sevgiler..

kontur

  • Listening to: komtanin kadife sesi
  • Watching: kral tv

yalan

Journal Entry: Mon Jun 30, 2008, 7:13 AM
Tarihin en büyük dehalarından biri olduğundan şuphelendiğim joseph goebbels’in ünlü bir lafı vardır:
“bir yalanın inandırıcı olmasını sağlamak için onu defalarca tekrar etmek gerekir. Hristiyanlığın iki bin yıldır dünyayı yönetmesinin sebebi budur.”
Goebbels, hitler’in propoganda sorumlusuydu ve bu lafı da bir eleştiri anlamında değil, izlediği yolu belirtmek için söylemişti. Nazi yönetimini tarihe gömen demokrasi fatihleri, bir taraftan bu dönemi bizlere ayrıksı bir çıldırma hali olarak sunarken, gariptir diğer taraftan da uygulamalarında altmış yıldır goebbels’in izinden gidiyorlar..

Şimdi iki sefer izledikten sonra kendimi kontrol edemeyerek izlememiş olanlara bir belgesel önereceğim. Bu jurnalin varlığının sebebi de budur.
İş yoğunluğu nedeniyle istediğim kadar okuyamadığım için bir yıldır bulabildiğim tarihi belgesellere saldırıyorum. İçinde olduğumuz çağı anlamak oldukça güç. Birşeyi anlamaya çalışma eyleminin kendisi zaten o derece yorucu bir süreç ki, öncelikle içinde bulunduğunuz düşünce yapısından çıkmayı gerektiriyor. O yapının oluşumu da onyıllarca maruz kaldıklarımıza göre şekillendiği için de bu çoğunlukla günlük yaşamdaki en zorlayıcı şey haline geliyor. Neyse uzatmayayım. Son zamanlarda izlediğim en etkileyici belgesel zeitgeist diye bişey. Hristiyanlığın pagan dinlerle ilişkisinden alip 11 eylül saldırısının ardını iyice eşeliyor, amerikan merkez bankasının evrimini alip gelecekteki olası (aslında olası değil, çoktan olmaya başlamış ) totaliter rejim oluşumu hakkında ciddiye alınması gereken iddaalarda bulunuyor. temelde amerikan halkına seslense de ilgilenenlere tazyikle öneririm. Zeitgeist. Torrent filan bulun, edin, bakın, baktırın.

Burada söylenenlerin altına imzamı atarım, demiyorum ancak daha önce okuduğum/izlediğim pek çok şey ile örtüştüğünü söyleyebilirim. Bunlarından yanında derdini direk ve sakınmadan söylemesi etkileyiciliğini artırıyor. saçmasapan komplo-teorilerinden oluşmuş, hatta yalan bile olsa goebbels’in belirttiği bize sistematik olarak defalarca söylenmiş, söylenmekte olan lafların dışında.

O kadar çok yalan duyduk ki aynı sayıda bunlara karşıt birşeyler duymadan, gerçeğe yaklaşmaya karar verme ihtimalimiz olduğunu sanmıyorum..

  • Reading: çesmekafa
  • Eating: enginar

Nuri Bilge Forever !

Journal Entry: Wed May 28, 2008, 8:01 AM
Şimdi son günlerde patlayan Nuri Bilge Ceylan ve vatani duygular yoğunlaşması nedeniyle farkına vardım ki favori sanatçılarıma nuri bilge'yi eklememişim. şu saniye eklersem de sanki böyle işte pek olmayan milliyetçi duygularımı çoşturdu da koydum gibi oluyor. o nedenle bazı şeylerden bahsetmek isterim. Isterim ki nuriyi bu infial yaratan laflarından önce de bu yurtta sevenler vardı, anlaşılsın..

sene ikibinbeş. aksanat'da ~goner ve ~dreamania ile jane Campion'u, Nuri bilge yüzünden göd etmişliğimiz vardır. evet Jane Campion'un bizzat şahsını.. zat-ı şahanesini. o bizi karşılamak için ayağa kalkışı, o uzunca "aaa bana gelmediler mi?" bakışı. o usulca yerine oturuşu haala gözümün önündedir.. canım benim gelmedik tabi. gerçek sanatçıya geldik..

sene ikibinyedi. ocak ayında göner ile izmir'den çanakkale yenice'ye doğru yaptığımız bir haftalık yolculuk. yolculuğun ismi "mayıs sıkıntısı". amaç: yenice'de Emin Amca'yı bulmak(Emin Ceylan). kendisi ile bir çay içmek.. gerçi yenice'ye ulaşamadık, ki ulaşsa idik de Emin Amca'yı yerinde bulamayacaktık. sonradan enforme olduğumuza göre kışları istanbulda geçirirmiş.. kendisini şahsen tanımam ama dedem gibi sayarım ve şunu da küçük bir not olarak koymalı: bu hayatta en çok dedemi sevdim..

yine sene ikibinyedi. iklimler'i izlerken aniden farkına vardım ki o aşnafişne kadının nuri'yi sokakta görünce abandığı ve bir türlü açamadığı kapı, benim her gün açmak için aynı çabayı sarf ettiğim kapı imiş. bizzat ofisimin binasında çikilmişmiş film. ah be nuri, bu kadar yaklaşmışız. o kadar sabahlarken, sabahın 4'ünde eve yollanırken nasıl sizin çekimlere denk gelmemişim. bi elini sıkı p yaşattıkların yüzünden teşekkür edememişim.. kapının şöyle anahtarı sağ üst çapraza doğru kanırtarak açılacağını gösterememişim..

bunları nuri ağabey için yazıyorum. olur da denk gelir okur. "yalnız" evet ama o kadar değil.. ya da en azından ben değilim..

ha jane campion da okusun, aklını başına devşirsin. cinsellik herşey değil..
önce insan…
: )

  • Listening to: sokak gürültüsü

Sergei Rachmaninoff

Journal Entry: Fri Mar 28, 2008, 6:37 AM
Sergey Rahmaninof


Şimdi de *guzin-guzin’ in isteği üzerine, 2. piyano konçertosu odaklı bir rahmaninof yazısı yazıyoruz. Böyle siparişle iyi oluyor, yoksa bi tarafımı kaldırabilip de yazacağım yok açıkçası : )


Rachmaninoff - 2. do minör Piyano Konçertosu (Evgeny Kissin)
1. Moderato
[link]
[link]
2. Adagio Sostenuto
[link]
3. Allegro Scherz.
[link]
[link]

(Ayrıca Rahmaninof'un kendi çaldığı kaydını dinlemek isteyenler ilk yorumdaki linke yönelebilirler)

...


Şu an geriye baktığımda, hayatımda yaşadığım en önemli günün 13 yaşındayken, ananemin evinde geçirdiğim yaz tatilindeki her gün ayrı bir video kiraladığım, mahalledeki yaşıtlarımla top oynadığım mutlu günlerden biri olduğunun farkına varıyorum (ikincisiniyse tam 8 gün önce ~goner sayesinde yaşadım sanırım : )). O gün evde yalnızım ve sıkıntının doruğa ulaşması sonucu, önceki yıl ölmüş olan dedemin kıyıya köşeye sıkışmış eğlenceli kırtasiye malzemelerinden birini bulmayı umarak, ortalığı karıştırmaya başlıyorum. Büyük çabalarla gömme dolabın arkalarına ulaştığım sırada elime bir takım iri, afili ciltler geliyor. Önce bunları ansiklopedi sanıyorum fakat dikkatli bakınca herbirinin içinde bir sürü plak olduğunu farkediyorum. Fantastik kalemlerden birini bulup çizim yapma hayalini erteleyerek bu plakları denemeye müzik setinin başına gidiyorum. Ciltlerin içinden çıkardığım rengarenk kutuların her biri ayrı bir besteciye ait ve her kutudan da iki plak çıkıyor. Hatırladıklarımdan Bach kırmızı, Beehoven yeşil, Chopin uçuk mavi kutuda duruyor ama gözalıcı laciverti yüzünden ilk açtığım kutu Rahmaninof’unki oluyor. Plağı koyuyorum ve 2. piyano konçertosu çalmaya başlıyor. Dinliyorum.. Dedemin üzerimdeki büyük etkisi yüzünden, onun dinlediği, keyif aldığı şeyi benim de seveceğime inandığım için sonuna kadar dinliyorum ama hiçbirşey olmuyor. Bu Rachmaninoff denen adamın müziğinden zerre keyif alamıyorum, müziği anlamıyorum. Boğuk, karanlık ve uzak geliyor. Kapatıyorum. Koyu kahverengisini hiç sevmememe rağmen önceden adını duymuş olduğum için Mozart plaklarından birini koyuyorum.. eğlenceli.. bir süre oyalıyor, sonra gitgide sıkılmaya başlıyorum.. tam artık plakları yerine kaldırayım da videocuya batman gelmiş mi diye bir daha sorayım dediğim anda, diğer ciltteki sapsarı bir kutu dikkatimi çekiyor. Onu da çıkarıyorum. Üzerindeki perukalı adamın tipi komiğime gidiyor ve hadi bu da sonuncu olsun diyerek pikaba koyuyorum. Plak çalmaya başladığı zaman daha önce tanık olmadığım bir enerji, akış, coşku ya da herneyse batman izleme planımı sabote ediyor ve büyülenmiş şekilde saatlerce iğneyi başa alip o 3 dakikalık giriş müziğini tekrar tekrar dinliyorum.. ananem geldiğinde, alelacele ortalığa dağılmış plakları toparlamaya çalışırken o komik burunlu, hayatımı az önce değiştirmiş adamın isminin Haendel olduğunu zar zor okuyorum. Ertesi gün yine aynı plağın başındayım. Sonraki gün de... Artık okulların açılmasına birkaç gün kalmış olduğu için ani bir karar verip, harçlığımla bir sürü boş kaset alıyorum. Mahalli maçlar için arkadaşlara jübilemi yaptığımı açıklayip, kalan zamanımı bu plaklardan kaset doldurarak geçiyorum. Bu esnada ilk tanıştığım rahmaninof’u da bilinçli bir biçimde atlıyorum..

Sonraki ortaokul ve lise yılları çok eğlenceli geçiyor. Bu ne ailemle ne de arkadaşlarımla pek paylaşamadığım hobim, hayatımın temel ilgi alanı oluyor. Bulabildiğim herşeyi okuyup, alabildiğim her cd’yi alıyorum. Ve sanırım ilk tanışmadan tam 4 yıl sonra, 17. doğumgünümde bir aile büyüğüm benim klasik müzik ilgime istinaden bir Rahmaninof cd si hediye ediyor. Cd, küçük prelüdleri ve yine do minör 2. piyano konçertosundan ibaret. Yıllardır müziğin her türlüsüne karşı duyduğum sevgiye rağmen uzak durduğum müziği bu sefer isteksizce dinlemeye başlıyorum, ve fakat !? İnanılmaz birşey oluyor. O uzak, boğuk, karanlık seslerin söylediği her şeyi bu sefer anlıyorum. Kurduğu her müzikal cümle kafamda yerine oturuyor. Artık her akşam, tahminimin ötesinde bir heyecanla dinliyorum.. Geçen yılların kulağımı eğitmesi mi acaba? Hayır. Bugün baktığımda, 13 yaşındayken bu müzikle ilk tanışmamda bestecilere karşı oluşturduğum her duygu aynen varlığını korumuş durumda, kimi güçlenmiş kimi azalmış kimi derinleşmiş ama hepsi ilk andaki duygudan evrilmiş, bu açık. Yegane farklılık Rahmaninof’ta, hem de aynı eserde ortaya çıkıyor. Sonrası da bir garip. Bir anda aynı telden çalmaya başladığım adamla aradan yıllar geçtikçe tekrar uzaklaşıyorum. Şimdi şu satırları yazarken fonda çalan o aynı notalara kulak kabarttığımda, beynimdeki tek titreşen şeyin o ikinci karşılaşmada uyanan duyguların suretleri olduğunu farkediyorum. Bunlar önemli şeyler mi? Kime ne, kaç yaşında neyi dinlediğimden?

Rahmaninof müziğine ilişkin genel-geçer bir tanımlayı ancak ve ancak buradan hareketle yapabileceğime inanmasam inanın bu derece kişisel mevzulara girmezdim. O nedenle, okuyan varsa affına sığınarak ısrarla ve inatla devam edeceğim.

Şöyle sistematize edelim. İlk tanışma 13, ikinci karşılaşma 17 ve şu anki yaşım 26. grafik olarak basitçe ifade edersek:

13 - - ---> 17 <------- --- - - - - - - 26

Şimdi:13 yaşında sadece bir çocuksunuz. 26 yaşında artık kişiliği, istekleri bir şekilde oturmuş askere gitmeyi bekleyen bir insansınız : )
Oysa 17de dünyanın en bunalımlı, gözü kara insanısınız. İçine kapanıklığın doruğa ulaştığı, aşk ve ölüm kavramlarının ne olduğunun ilk defa derinlemesine kavrandığı, tüm bunlarla başedilmesi yeterince zor değilmiş gibi üniversite sınavının hayatınızı ele geçirdiği, gelecek üzerine karar vermeye zorladığı allak bullak yaş.. herşeyin üzerinize geldiği ve belki de bu nedenle herşeye karşı savaş açtığınız yaş..

Hani bazı müzisyenler vardır. Çevrenizdekiler sever, dinletir, ya da radyoda tvde sürekli denk gelirsiniz. Müziklerine bakınca özel birşeyler yaptıklarını farkeder saygı duyarsınız, arada dinlersiniz ama sevmezsiniz, sevemezsiniz. Basitçe, yaradılışınıza terstir, farklı frekanstasınızdır. Benim için mesela tüm caz müziği, radiohead, sezen aksu ve rahmaninof böyledir.. liste uzar da, kısa kesiyorum. Tüm bunlar arasından frekansın sadece birinde o da sadece özel bir yaşta tutması, şahsıma ait müzik zevkine ilişkin değil de rahmaninof açısından önemli bir bilgi veriyor olmalı. Bu gereğinden fazla bahsettiğim bilgiyi sıradaki bilgi ile birleştirdiğimizde anlamlı bişey çıkacak. Vallaha !

Rahmaninof’un hayat hikayesi, çoğu büyük bestecininki gibi enteresan hatta yer yer lirik, epik, didaktik, semantik bir görünümde. 9 yaşında girdiği St. Petersburg konservatuarından, son derece tembel bir öğrenci olduğu için Moskovaya aktarılıyor (aslında frekans buradan tutuyor da olabilir). Moskovada ise adeta askeri bir disiplin ile yetiştirilen rahman, mezuniyetinden sonra çok büyük umutla bestelediği 1. senfonisi başarısızlığa uğrayınca dipsiz bunalıma giriyor. Bu ağır bir depresyon halinden de ancak terapisti Nikolai Dahl’ın uzun süren tedavisi sonucunda içinden çıkabiliyor. Terapi sonrasında, hatta muhtemelen terapi süresince de, bestelediği 2. do minör piyano konçertosunu da terapistine adıyor. Bu konçertonun görünümde en derin, kişisel eseri gibi gözükmesinin altında böyle bir hikayesi olması özellikle ilgi çekici. Bunalımın, içinden çıkılmaz bir karanlığın, melankolinin dışardan değil tam anlamıyla ortasından ifade edildiği bir müzik bu. Dolayısıyla rahmaninof’un bestelediği diğer tonla eserden farkı, temelde anlatmak istediği melankolik dünyaya dışarıdan bakan değil, tam içierisinden bize doğru konuşan bir müzik olması.

Burada zorlayalım mı?

Bir duyguyu sanat yoluyla ifade etmek demek, o duygudan bir parça uzaklaşmayı baştan kabul etmek demek. Yaşanılan şeyin, notalar (ya da çigiler, kelimeler.. ) ile kağıda dökülmesi süreci her şeyden önce, o yaşanan duygunun saflığının bozulması uğruna bu ara elemanları yaşamınıza katmayı gerektiriyor. Eğer rahmaninof gibi nesnel değil de, uç derecede öznel sanat yapan bir insandan bahsediyorsak, kendini deneyimlerini, yaşadığı hisleri anlatıyorsa, onu en basit şekilde dünya ile kendi varlığı arasına ipince bir karbon kağıdı koymuş bir özne olarak tanımlayabiliriz. Burada bu karbon kağıdı şuphesiz müziği oluyor ve içinde bulunduğu duygudan onu bir parça uzaklaştırıyor. Mutluluğu yaşarken, bir anda resmini çizmeyi düşünürseniz o mutluluk halinden uzaklaşırsınız (abidin?). Dolayısıyla bu mantıktan hareketle, bir öznel sanatçının yaşayabileceği belki de tek saf duygu, yaratım bunalımıdır. O karbon kağıdını araya çekmesini, paravanı koymasını engelleyen tek duygu olduğu için... Ve besteleyebileceği saf olmaya en yakın eser de tüm bu durumu parçaladığı, yendiği eseri olacaktır. Bu biraz fazla zorlanmış bir bakış açısı kabul ediyorum ama 2. Piyano konçertosu ile 17 yaşındaki iletişimimi ancak bu yolla açıklayabiliyorum. Çünkü söz konusu melankolik bunalımı en saf haliyle doğal yoldan kavrayabileceğim tek yaş oydu.

Müziği, çok katmanlı bir müzik olarak kabul edilebilir mi bilemiyorum. Kişisel olarak hemen takıldığım, ilgimi çeken tek katmanı “virtüözite”. Piyano virtüözitesi. Rahmaninof’un piyano dışı yazdığı eserlerin hiçbir zaman, piyano için olanlar kadar başarı kazanamamasının arkasında bu neden yatıyor. Benzer örnek herhalde Frederic Chopin’dir. Chopin sırf bu nedenle piyano haricinde herhangi bir yapıt vermemiştir. Çünkü onun kendini ifae etme yolu piyanodur. Müziği piyanoyla hayat bulur. Herhangi bir eserini başka bir müzik aletine uyarlamayı denerseniz tüm müzikal özelliklerinin öldüğünü görürsünüz. Yaşamak için piyanoya, onun tınısına sonoritesine, çalış yöntemine ihtiyacı vardır. Chopin sonrasında piyano ile buna en yakın derece bağ geliştirebilmiş bestecinin de Rahmaninof olduğuna inanıyorum. Ve garip biçimde diğer müzisyenler için sonradan konulan birşey olan virtüözite katmanı, rahman için çıkış noktası olabiliyor. Ana fikri yalın olan müziği komplike ve gösterişli hale getiren birşey değil, tam tersine müziğinin en öz saf, hareket aldığı yeri burası. Rahmaninof’un zaten kendisinin muhtemelen gelmiş geçmiş en büyük piyano virtüözü olması da bunu tetikleyen neden olarak görülebilir. Sanki müziği tüm hareketini, tüm o etkileyiciliğini, hatta derinliğini o virtüözce çarpraşık akorlar, arpejlerden alıyor. Diğer müziklerin çoğundan ayıklanabilir bir katman iken rahmaninofta bu virtüözite katmanını ayırdığımız zaman elimizde hiçbirşey kalmıyor. Bunun için bir diğer örnek herhalde yine Chopin’in ünlü etüdleri olacaktır. Virtüözitenin tüm müziğin temelini oluşturduğu korkutucu derecede güzel eserleri.. lakin garip olan nokta ismi “etüd” olan bir müzikte bu durum son derece anlamlı iken, rahmaninofun en küçük prelüdünün dahi bu düşünceyle yaratılması onu diğer tüm bestecilerden uzaklaştırıyor.





Şimdi sıkıcı konular: müzik tarihindeki yeri..

Rahmaninof’u yazmak aslında benim için diğerlerinden daha zor. İlk nedeni onun, önceden yazdığım Bach veya Beethoven gibi tarihsel öneme haiz bir besteci olmaması, ki üslup ile yumuşatmaya çalışsam da müziğe bakışım takıntılı biçimde tarihsel. Oysa ki Rahman’ı tarihsel zemine oturtmak yerine, tutkulu bir dinleyicinin gözünden anlatmak daha mantıklı. Yukarıda elimden geleni yaptım ama görüleceği üzere o kadar tutkulu değilim malesef..

Rahman neden tarihsel değil ki?

Müziğini biraz dinleyip akabinde doğum ve ölüm tarihlerine bakınca bunun nedeni görülüyor (1873-1943, yani devrimci Schönberg’den sadece bir yaş büyük). Netekim O geç kalmış bir besteci. Romantik dönemin en bi romantik adamlarından biri olarak geç doğmuş ve devran değişip insanlık romantizmi geride bırakip modernizmin hırçın sularına yelken açtığında bile, büyük ihtimal kişilik özelliklerinden dolayı bırakmamış, bırakamamış, ısrarla ve hatta inatla direnmiş.

Tarihselcilikten kastımı net biçimde açıklamam lazım. Tarihselci bakış açısı müziğin dinleyici değil, diğer besteciler üzerinde yarattığı etkiyle ilgilenir. Dolayısıyla müziğin güzelliği değil, tarihsel gelişim içindeki kapladığı alan önemlidir. Çok geniş bir dinleyici kitlesini etkileyebildiği halde kendinden sonra gelen bestecileri, bu bestecilerin müziğe bakış açısını sarsamamış bir bestecinin tarihsel açıdan pek bir ehemmiyeti yoktur. Tipkı Rahmani gibi. Kulağa saçma geliyor ama güzellik üzerine konuşulabileceğine inanmıyorsanız başka bir değerlendirme yolu da yok. En nihayetinde güzel, güzeldir.

Daha da açalım. Bir zaman makinamız olsa, geçmişe gidip Beto’yu daha altına bez bağlandığı döneminde kaçırsak ve müziğin onsuz nasıl geliştiğini izleyebilsek... büyük ihtimalle bizim rahman dahil tüm 19. yüzyıl romantizmi çok farklı müzik üretecektir. Onun bir çırpıda yaptığı devrimler daha uzun süreçte birkaç besteci tarafından paylaşılacak ve bu arada ister istemez başka yollara sapılacaktır. Yine de 20. yüzyılın pek değişeceğini sanmıyorum. Onun için ilginç biçimde, daha eski olmasına rağmen Bach’ı kaçırmamız gerekiyor. O vakit 20. yüzyıl modernizmi daha yüzeysel inkişaf edecek, caz nitelik değiştirecek, hatta kuvvetle muhtemeldir ki, bugün dinlediğimiz tüm müziklerdeki bas partileri daha çiğ ve önemsenmeden yazılmış olacaktır.. Peki ya rahmaninof? Onu kaçırsak kimseler bişey hisseder mi?.. işte tartışma burada başlıyor. Salt klasik müzik ahval ve şeraiti açısından değerlendirince, gidişhat daha o yaşarken bile çok farklı yollara sapmış olduğundan buna pek olumlu cevap veremiyoruz. Oysa bakışımızı genişlettiğimizde aslında rahman’ın bugün müzik yapmakta olan pek çok insana, özellikle yoğun armonik rock yapan guruplara esin kaynağı olduğunu görebiliriz. Bunlardan ilk akla geleni “Muse”. Şimdi önce yazdıklarımla çeliştiğimin farkındayım ama biraz doğaçtan gittiğim için böyle şeyler olası : )

Rahman’ın klasik müzik (veya daha doğru olarak ‘uluslarası sanat müziği’ veya ‘konser müziği’ veya ‘batı müziği’ veya ne derseniz deyin : )) açısından yaratmadığı etkiyi 20. yüzyıl hafif müziğinde yaratması onu algılamayı ve anlatmayı güçleştiriyor. Onun yaşadığı tarihler açısından geri bir müzik yapmış olması bugün baktığımız noktadan aslında çok önem arzetmiyor ve romantizmin yoğun, kişisel bir doruk noktası olarak görmemizi de engelleyemiyor.

Tarihsel olarak Rahman, Çaykovski’nin hemen dibinden yükselen bir besteci olarak kabul edilir. Dolaylı olarak Çayko’dan biraz bahsetmeden de onun müziğine atlamak mümkün değil. 19. yy’ın başında Beto’dan el alan ve uzun bir süre ana akım olarak giden romantizm yüzyıl ortalarından itibaren giderek etnik ekollere bölünmeye başlıyor. Slav besteciler, iskandinav besteciler, macarlar gibi ayrımlar burada baş gösteriyor. Almanlar ise geç barok dönemden itibaren müziğin en iri kıyım dehalarını çıkarmış olmanın verdiği kibirle ana akım olarak kalma eğilimindeler. Bunu hem o dönemin yükselen milliyetçi akımları, hem de müziğin fırsattan istifade yenilik ihtiyacını etnik tatlarda karşılaması açısından değerlendirmek lazım. Bu akımların en güçlüsü ise yüzyıl sonunda ruslarla geliyor. Sonradan Türk beşleri diye kendi ortamımızda taklit edeceğimiz Rus beşleri işte bu dönem yetişiyor. Rimski-Korsakov, Musorgsky gibi rus halk müziğinden beslenen zatların yanında Çayko biraz farklı duruyor. Başta tam bir etnik duyarlılıkta olmadığı için hor görülen Çayko, o kadar geniş kitleleri ve besteciyi etkiliyor ki, diğer müzisyenler bir süre sonra varlığını kabul etmek drumunda kalıyorlar. Son derece kişisel kanaatimce musorgsky’nin yarı yaratıcılığına bile sahip olmayan Çaykonun bu derece etkileyici bir müzik yazabilmesinin nedeni, senteze dayalı bir müzik anlayışına sahip olması ve tarz olarak sivri, deneysel olmak yerine daha olgun bir anlatıma yönelmesidir.. Tarihin en büyük melodik dehalarından Musors ise dönemine inat, böyle bir sistematik olgunluğa erişme niyeti gütmediği için bugün geride kalmıştır.. Rahman da bu tip özelliklerini çaykodan devralıyor. Yani yoğun baygın bir anlatım ve etnik rus müziğinin uluslarası akım ile dengeli bir uyumundan bahsedebiliriz. Wagner ve onun devrimleri, takipçileri bu derece azmış iken belki de biraz tepkisel bir geri duruş söz konusu. Sanki Çayko ile dehşet yetenekli çırağı “durun ağalar, daha romantizmin söyleyeceği her şey bitmedi” dercesine ısrarlı bir tavırdalar.. bu tavır da bir bakıma ileride modernizm ertesi 1940’larda başgösteren muhafazakar akımlar açısından da bir rol modeli oluşturuyor sanırım.. görüldüğü üzere rahman’ın tarihsel olmadığına ilişkin tezimi elcağzımla çürütmüş durumdayım. Nasıl oldu bilmiyorum ama adam öyleymiş : )

Son bir detay; 2000 yılında BBC Music Magazine dergisinin okuyucuları arasında yaptığı ankette “sizce 20. yy’ın en büyük bestecisi kimdir?” ve “20. yy’ın en güzel müzik eseri hangisidir?” gibi sorular yer alıyordu. 2. piyano konçertosu, eserler arasında ilk 3’te yerini almasına rağmen, besteciler arasında Rahman’ı söylemek kimsenin aklına gelmemişti. Bu herhalde yukarıda yazılanların güzel bir özetini oluşturuyor. O dönemin bestecisi olarak göremesek de, 20. yüzyılda yazılmış en güzel müziklerden bazılarının onun olduğunu (titreyerek) kabul etmek durumundayız..

Emre




Not: müzik üzerine ciddi bir eğitim almış değilim. Bu yazı tamamen kişiseldir. Kuvvetle muhtemel tarihsel, mantıksal yanlışlarım affola..

  • Listening to: rahman
  • Eating: atom sütlaç